30 Nisan 2010 Cuma

Cİ-GU-Lİ


İki dağın arasında, kollarını biçimsizce birleştirmiş, ne yapmaya çalıştığını anlayamadığınız, hiçbir şeye benzetemediğiniz bu yaratık benim kahramanım.
Ne zaman başım belaya girse onun ismini hecelemem yeterli. Cİ-GU-Lİ! İhtiyacım olduğu bir zamanın ertesi, 2 saatlik bir ısrardan sonra fotoğrafını çekmeme izin vermesi cinler aleminden atılmasına sebep oldu ve bu fotoğrafta bir gariplik var. Öncelikle bu fotoğraftan önce CİGULİyi çağırmama sebep olan o talihsiz olaydan bahsedeyim.
Antalya'ya tek başıma tatile gitmiştim. Deniz tatilllerini pek sevmediğimden ve cebimde de para olmadığı için Akseki Dağları'nın yolunu tuttum. Otostop çektim, sağolsun Veli Dayı beni yakın bir yere kadar götürdü. Çok konuşması; onu hatırlarken hala tüylerimi diken diken etse de fena adam değildi Veli Dayı. Allah razı olsun deyip geçilecek cinstendi. Diyorum; allah razı olsun. Geçiyorum; geçtim.
Veli Dayı beni bıraktıktan sonra kendime çadırımı kurabileceğim bir yer bulmaya çalışıyordum. Yanıma 1 hafta yetecek kadar yiyecek almıştım. Ayrıca bu dağda öncelikle su bulmak zorundaydım. Derken bir ırmak kenarı buldum, Çadırımı kurmak için işe koyuldum. Çadır dediğime bakmayın. Kurban bayramlarında et kesmek için yere serilen, her bayramda tekrar kullanılacakmış gibi atılmayıp bir sonraki seneye kadar kesin atılacak olan naylondan bahsediyorum. Ormanda iki ağacın arasında güzel bir yer buldum, naylonu gerdim. Fazla uğraşmadım. 4 saatte kurdum çadırımı. Zaten en önemlisi başımı sokacak bir yer bulmaktı. O da olmuştu. Allahım ne kadar şanslıyım diye şükrettim. E doğayla içiçe yaşıyorsan şükredeceksin tanrıya, koruyacak seni. Şükrettim, korumadı. Koruyan CİGULİydi. Allah mısın be CİGULİ diye bağırmama neden olan olaya geldi sıra.
Çadırdaki kanın sebep olduğunu sandığım olay şöyle cereyan etti. Tam çadırı kurdum, biraz karnımı doyurayım diye oturdum, annemin yaptığı haşlanmış yumurtalı soğanlı sandöviçimi yemeye koyuldum. Karşımda beliren şeye şaşırmamam gerekirdi. Davetiyeyi yollamıştım ona. Gayet iri boz bir kurt. Şimdi sıçtım diye içimden geçirdim. Bana kanlı naylonu çadır yapmamı söyleyen dedemden nefret ettim. Benim ki de akıldı, dağa kan kokusu yayan bir naylon çadır kur, içine geç, rahat rahat yemeğine yumul. Otobüsteki muavinin ahı tuttu sanırım. Bana kötü kokmuyordu, alışmıştım ama alışmayanlar için büyük bir problemdi. Affet muavin kardeş, özür dilerim. Asıl yalvarmam gereken kurttu. 2 saniyede ne kadar çok şey düşünmüştüm. Adrenalin yükseldikçe saniye başına düşündüğüm şeyler ikiye katlanıyordu. Gerekçesiz bir nedenden Cİ-GU-Li diye bağırdım heceleyerek; ama ne bağırma. Sanki Bulgaristan'dan Çalgıcı Karısı Binnaz'ın kocasını çağırıyordum. Anlayamıyorum, neden ki, anlamsız, Cİ-GU-Lİ ne lan manyak, şarkıcıydı vardı, kayboldu gitti. Ama işe yaradı, o çıktı ortaya. Resimdeki varlık. Birden kurdun üstüne atladı, Kurttan daha seri, daha akıllı, daha güçlüydü. O zamanlar Avatar filan yoktu meydanda. Sanırım uydudan bizi izleyen Amerikalılar Cİ-GU-Lİden esinlendiler. Telif istesem vermezler ki. Allah belalarını versin, puştlar, göt herifler. Pis pis konuşturuyorlar adamı, lanet olsun. Neyse bizim ki yedi kurdu, konuştuklarımız aramızda. Cİ-GU-Lİnin kendi alemiyle arası iyi değil daha fazla deşifre etmeyeyim, ayrıca bir başka film macerası daha çıkmasın uyanık, hırsız yapımcılara. James Cameronûn ağzına sıçayım. O günden sonra ne zaman çağırsam hep yanımda oldu, kahramanım oldu. Hiç unutmam, uzun uğraşlardan sonra fotoğrafını çekmeye ikna etmiştim onu. Tamam dedi, sonra 'poz ver' dedim. 'Poz ne' diye sordu. Dedim ki; 'teknik, özel ve yapım şartları ile birim fiyat tarifleri bulunan ve anlaşmalarında bedeli gösterilen veya sonradan yeni fiyatı yapılan iş birimleri'. 'Ne?' diye sordu tekrar. 'Bu inşaat terimindeki anlamı. Şimdi bahsettiğim anlamı ise kısaca duruş' dedim. 'Yani bana fotoğraf için dur diyorsun' dedi. 'Evet' dedim, durdu. Gördüğünüz bu fotoğraf da öyle oldu. Boydan aldığım birçok fotoğraf daha var. onları yayınlayamıyorum. Ayaklarının tersliğinden.
Seni çok seviyorum Cİ-GU-Li.
Fotoğrafını çektirdiği için kendi aleminden atıldı. Şu anda orduda asker. Bizim aleme gelir gelmez vatan borcu dediler tuttular götürdüler. Şu anda Manisa'da. İstediğim zaman hecelerim gelir. Heceliyorum gelecek, oturup rakı içeceğiz. Eski günlerden bahsedeceğiz. Belki bir de ufak açarız. Çağırıyorum: 'Cİ-GU-Lİ!'
'Hoş geldin Cİ-GU-Lİ, benim güzel arkadaşım. Nasılsın?'

KENDİSİNİ TELEVİZYONDA NEREDEYSE HER AKŞAM GÖRMEMİZE RAĞMEN ONUN BİZDEN SAKLADIĞI, GÖRMEMİZE BİR TÜRLÜ İZİN VERMEDİĞİ BİR ŞEY VARDI..


Kendisini televizyonda neredeyse her akşam görmemize rağmen onun bizden sakladığı görmemize bir türlü izin vermediği birşey vardı ki çok şükür geçenlerde birazını görebildik.Evet hepinizin tahmin ettiği üzere Rıdvan Dilmen'den ve onun ALINından bahsediyorum.
Aslında ülke olarak bunun olmasını çok uzun zamandır merakla bekliyorduk.Merak ediyorduk etmesine ya ürkmüyor endişe duymuyor da değildik ALINın görünmesinden.Bu adam bu ALINı bu denli gizlediğine göre kesin bambaşkaydı bu ALIN.

YOLCULUK BAŞLIYOR

Bir akşam karar verdim; ertesi sabah yola çıkacak ve yurdu karış karış dolaşıp ALINı soracak, bu gizemi çözecektim.Öyle de yaptım. Ülkeyi dolaşmaya orta karadenizden başladım.Sinop'un Boyabat kazasının Çarşak köyünde bir kahvede aldım soluğu.ALINın bilinmezliğini çözmeye buradan başlayacaktım. Fakat beklenmedik birşey oldu ben daha sormadan bir ihtiyar başladı ALINı anlatmaya.ALIN hakkında atıp tutuyor, ALINa dil uzatıyor, daha da önemlisi ALINı yok sayıyordu.Bir hışımla kalktım kahveden.İhtiyar canımı sıkmıştı.Çarşak köyü ALINın gizemini çözmem için doğru bir başlangıç noktası değildi bunu anladım.Yağmur çamur, kış soğuk, gece ayaz demedim tekrar vurdum kendimi yollara.Ama olacak iş değildi nereye gitsem kimle konuşsam ben daha sormadan laf bir iki hoş beşten sonra ALINa geliyordu.ALINla ilgili görüş alışverişinde bulunuluyor, espriler yapılıyor,bitmek tükenmek bilmeyen münakaşalar sonrası bazen silahlar çekiliyordu.Ülke ALINcılar (ALINı sevenler) ve ALINsızlar (ALINı sevmeyenler) olarak ikiye ayrılmıştı.Ben tabiki koyu bir ALINcıydım.Bir gece fanatik ve militan ruhlu birkaç ALINcıyla birlikte bu davaya baş koymaya karar verdik ve Dilmen peruklarımızı taktık.Ülke artık eskiden olduğu gibi bir yer olmayacaktı hatta dünya değişecekti bunu çok iyi biliyorduk.
Biz militan ALINcılar şimdilik silahlı bir örgüt olmaktan ziyade bir bilgilendirme aydınlatma timiydik.İnsanlarla konuşup ALINı anlatıyor hakkında pek fazla bilgimiz olmamasına rağmen ALINı sevecek ve ona sahip çıkacak yeni bir nesil yaratmaya çalışıyorduk.Pek de s.klenmiyorduk.

KAÇIRMA PLANI

Militan arkadaşlarla aramızda ALINla ilgili konuşuyorduk çokça.Konuşuyorduk konuşmasına ya biz de net değildik bu ALINla ilgili.Yani demem o ki ALIN herkes gibi bizim için de gizemini koruyordu hala.Ülke çalkalanıyor ve bir kaos ortamı yaratılmaya çalışılıyordu.Bütün bu gelişmelere rağmen Dilmen sessizliğini koruyor ALINı göstermeyi reddediyordu.İşte bu sessiz kalış bizi bir karar almaya mecbur etti:Dilmen'i kaçıracaktık.Bunun iki iyi sebebi vardı;birincisi Dilmen tehlike altındaydı ve kendisine sahip çıkacak kimsesi yoktu.Medya ve birtakım politikacılar ülkedeki bu kargaşanın mimarının Dilmen olduğunu söylüyor ve onu açık bir hedef olarak göstermekten geri durmuyorlardı.İkincisi ise tabiki ALINı görmeye muvaffak olacaktık.Bir akşamüstü iyi bir planla Dilmen'in kapısına dayandık,içeri girdik.Ancak ev boştu.Yıkılmıştık.Kimbilir Dilmen şimdi kimlerin elindeydi ve hali niceydi.Bu olaydan sonra bir hafta on gün her yerde onu aradık.Sonra aramaktan sıkılıp vazgeçtik Dilmen'den.Çünkü artık mühim olan o değil davamızdı.Sonuçta bizim için değerli olan Dilmen'den ziyade ALINdı.ALINsa artık somut bir gerçeklik olmanın ötesinde bir değerdi bizim için.Anamız bacımız olmuştu ALIN.

BİRTAKIM SÖYLENTİLER

Dilmenin ortadan kaybolmasından bir-birbuçuk ay sonra kulağımıza birtakım söylentiler geldi;Dilmen FBI tarafından kaçırılmış ve ALIN NASAlı bilimadamlarınca incelenmişti.Buna göre ALINda Dr. Manhattan'ın dart dövmesine benzeyen bir sembol vardı ve bu sembol ona eşsiz bir güç olanağı sunuyordu.Biz buna hemen inandık.Adamın gol olmadan evvel gol olur demesini buna bağlayıverdik.Futbol bilgisini görgüsünü hiçe saydık hemen.Ancak öngördüğümüz gibi sorun artık ülke sınırlarını aşmış ve uluslararası bir mesele haline gelmişti.Bundan sonraki adımı çok dikkatli atmalıydık.

REDDEDİYORUM

İşte biz bu sonraki adımı düşünüp hesaplarken yıllar geçti.Ancak ALIN gizemini korumaya devam etti.ALIN her yerde konuşuldu, hakkında çok yazılıp çizildi ALINın.Bu arada Dilmen saklandığı delikten çıktı ve ALIN hakkında ortalıkta gezen bütün söylentileri yalanladı.Ancak bu kadardı Dilmen'in açıklaması.Ben bu haberi işitince Dilmen'den tiksindim.ALINdan da biraz soğudum galiba.Daha sonra ALINı yok saymam da bu olayların bir neticesiydi.Evet yalnış duymadınız yok sayıyordum ALINı ve öyle olduğuna da yani ALINın hiç bir zaman varolmadığına da yürekten inanıyordum artık.
Dünya medyası ve ulusal basın olaya olan ilgilerini yitirmişlerdi.Ancak halk arasında çoktan efsane olmuştu ALIN.

ÇOK ŞÜKÜR

Ve herkesi hayretler içinde bırakan olay geçenlerde yaşandı:ALIN biraz göründü!Evet ALIN saçların iki yana hafifçe ayrılmasını fırsat bilip ilk defa gösteriyordu kendini.Ne yalan söyleyeyim ALINı artık reddediyor olmama rağmen ben bile çok etkilendim o kadar ki gözyaşlarım iki tomurcuk olup yanaklarımdan çeneme kadar süzülüp oradan da yüreğime aktılar.''Varsın ALIN'' dedim ve ''seni çok seviyorum''.

28 Nisan 2010 Çarşamba