26 Haziran 2010 Cumartesi

ALFREDOLAŞTIRAMADIKLARIMIZDAN MISINIZ?

"Di Stefano gillerden Alfredo ben, Alfredo Di Stefano. Senelerce top oynadım, iyi topçuydum, takıldım, karı kız kestim, her türlü boku yedim ayıptır söylemesi. Çok fena bir golcüydüm, buldum mu affetmezdim, çok buldum, çok affetmedim. Ben var ya ben fena çakardım kalelere. Tüm dünya beni konuşurdu. İnsanlar beni tavaf ederlerdi. Şimdi dönüp bakıyorum da maziye lüzumsuzmuş. En lüzumsuzu da futbolcu olmakmış. İzlemesi şahane, oynaması amelelik. İyi ki futbol belli bir yaşa kadar oynanan bir oyunmuş. Yoksa hala oynardım, bırakmazlardı ki g.tler, illa oyna da oyna, ne oynayacağım kardeşim. Sonra kupalar, ödüller, paralar aldım, şöhret oldum; ama değmezmiş anasını satayım. Boş işler bunlar, aklım olaydı da okuyaydım doktor olaydım ya da öğretmen, avukat da olunabilir. Okumayacaksaydım da çalışırdım, ticareti öğrenirdim. Şimdi 85 yaşındayım ve benden bir bok olmaz diyorum. İyisi mi s.ktir etsin gençler, boşversin çorbasına baksın herkes" diye çevirdi Arjantin gezisinde Alfredo'nun fotoğrafını görerek dergiyi alan çocuğunun futbolcu olmasını istemeyen uyanık ve kodaman Kayserili baba.
"Yalancı pezevenk" diyerek sinirlendi Alfredo'ya çocuk.
"Ne biçim konuşuyorsun lan sen itoğlu it" dedi baba kızarak.
"Sana demedim baba" dedi.
Çocuk futbolcu olmak için çalışmaya karar verdi.

16 Haziran 2010 Çarşamba

BENİM İÇİN SIRADAN İNSANLIK İÇİN MÜHİM 10 TESPİT


*''Siyah ilkokul önlüğünü son giyenler olmasak da son görenler biz olduk'' demek (övünç)
*Soru: Yılanın boynu neresinden başlar?
Sorulu cevap: Kimin neresinden?
Soru: Yılanın?
Cevap: Evet (tatminsizlik)
*Aşurenin içindeki fasulye (anlamsız)
*Sarı köpeğe karabaş ismi vermek (gariplik)
*Doğduktan sonra göbek delikleri (gereksiz)
*Sünger avcılığı (yeteneksizlik)
*Usta-çırak ilişkileri (samimiyetsiz)
*Cenaze namazından önce ezan okunmaması (haksızlık)
*''Ben de sur üfürmek istiyorum'' demek (aymazlık)
*Bulutların kamışla içilebileceğini iddia etmek (laubalilik)

10 Haziran 2010 Perşembe

ACELE ACELE, İSMİMİ HECELE, ŞEYTAN KOYAR G.T.NE


Acele eden insanlarla yaşayan bizler de acele eden insanlarız istemesekte. Herkes farkında olmadan bir yerlere, bir şeylere yetişmek için acele eder. Kimi acele etmek için, kiminin de gerçekten acelesi vardır. Atalarımız da acele etmememiz için konuşabildikleri kadar çok konuşmuş* ve bizi caydırmaya çalışmışlardır; ama 2000'li yıllarda kim s.ker atlarımızı. Örneğin Haydarpaşa'da vapurdan inip trene binecek kişinin deparı koyması için acelesi olmasına gerek yoktur, niye olsundur ki. Niye koyduğunu kendi de bilmez ama koyar (deparı). O şartlarda koyan, ay pardon koşan adam haklıdır, çevresindeki insanlar koşmuştur, o da koşacaktır. Ona göre bu durum, üzerine kafa yorulamayacak kadar sıradan bir durumdur. Gerçekten öyle midir?
Düşünüyorum...
Öyle değildir. Bu konu üzerine 3 Siyaset Meydanı konuşulabilir. Muhtemelen de Siyaset Meydanı en çok izlenen program olur, bir daha ki hafta reklam geliri 3'e katlar, Ali Kırca'nın maaşı da 3 kat artar ve 3 kişiyle birlikte hunharca sevişebilir Ali Kırca hayvan gibi. Neden mi? Cevabı çok basit, çünkü herkes böyledir. Bunun yanında, böyle olmasına rağmen bunun farkında değildir ve başkalarının durumu gibi algılar, başkalarının durumu da bize kendimizinkinden daha çok girer çıkar. Bunu da ispatlayabilirim. İçimizden kendimizle ilgili bir yorumda bulunduğumuzda İçimizdeki ses: "sana giren çıkan var mı" diye soruyor mu? Hayır dediğinizi duydum, peki başkası için konuştuğumuzda bu soru size soruldu mu? Evet soruldu dediğinizi duydum, ispatladım.
Yani diyeceğim o ki 21. yüzyılın insanları hayvan olmuşuz. Biliyoruz ki hayvanların düşünebilme yetisi yoktur, sadece insanlara has birşey olduğu söylense de ben öyle düşünmüyorum. Düşünebilen hayvanlar tanıdım, cümle kurmaya çalıştılar. Ya ne diyecektim ben?! He buldum, sürekli bir yerlere koşturan hayvanlar gibiyiz, başı boş düşünmeden yaşayan. Oysa bir yere gitmiyoruz.
Son olarak Oruç Aruoba'nın bir haikusu:
Aceleyle gelip geçer Martı
oysa
biryere gitmez.

*Ağır giden yol alır, hızlı giden yolda kalır.
Acele işe şeytan karışır.
Acele ile menzil alınmaz.
Acele bir ağaçtır, meyvesi pişmanlık.

8 Haziran 2010 Salı

BİR ALİ'NİN BİR SÜRELİK HALETİ RUHİYESİ YA DA ARKA BEŞLİDEKİ ÜÇ KİŞİ VE ALİ DAHA OLMADI VAY BENİM ALİME


(Ali'nin arka beşliye bakışı temsili)

Ali üç arkadaşıyla beraber belediye otobüsüne biner.Otobüse en son o binmiş olmasına rağmen boş olan tek koltuğa bodoslama dalar ve çeyrek ortopedik koltuğu kapızlar. Diğerleri bu duruma aldırış etmeden sırt çantalarını Ali'nin kucağına bırakıp arkalara doğru ilerlerler.İki durak sonra arka beşlide üç kişilik yer boşalır.Sadece iki duraklık mesafe (takribi 1 km) ayakta yolculuk yapan Ali'nin üç arkadaşı bu üç koltuğa gelişi güzel yerleşirler. Bundan sonra otobüsümüzün yaklaşık 20 dakikalık non stop otoban macerası başlayacaktır. Her şey gayet sıradan gözüküyor olabilir. Ama değil sevgili okur.İşte tam bu noktada Ali'nin yalnızlığı da başlamaktadır!
Otobüs otobana girdikten sadece 9 saniye sonra arka beşlide arkadaş oldukları her hallerinden belli olan üç kişi daha önce hiç eğlenmedikleri kadar eğlenmeye başlarlar.Kahkahaları diyaframlarından kopup Ali'nin iç kulağındaki sinirlerde patlar.Ana kahramanımız Ali inceden huysuzlanır.El ayak ayrı oynar, dönüp dönüp arkaya bakmalar sıklaşır.Unutulduğunun farkına varır Alimiz.En nihayetinde 20 dakika ayrı kalacağız diye düşünüp kendini avutmaya çalışır.Fakat arka beşlideki üç kişinin gülüşmeleri peşini bırakmaz.Belli belirsiz duyulur konuştukları.Bu sohbet üzerine Ali'nin de bildikleri, anlatacakları vardır.Anlatamaz.Tam bir sinir harbi başlar Ali için.Bu yolculuk artık bitsin ister.Bitmez.Zaman kavramı yok oluverir.Otobüs arkadaki hoş sohbetin hatrına güzergahından sapıp dünyaya doğru kırar.Ali nöbetler geçirir, hummalara tutulur.Çarmıhını sırtlayıp golgotanın yolunu tutar en sonunda.Artık sur'un üfürülmesini beklerken birden gök aydınlanır ve kurtarıcı açılan bir kapı olarak temessül eder.Otobüsten inerler. Ali çantalarını sahiplerine verir.Dışarısı bayram yeri gibidir.Bahar gelmiş, ağaçlar meyveye durmuştur.Ali arkadaşlarına birer kutu kola ısmarlamaya karar verir.Bakkala girer kolaları alıp çıkar.Ancak kolaları arkadaşlarına uzattığı zaman farkına varır ki fredinin kabusu henüz bitmemiştir.Ali'nin başını kaçırdığı, otobüste yarım kalan sohbet uzar gider.Akşam olur evlere dağılınır.Ali kolanın neden olduğu gazı geğirmek suretiyle pek ala çıkabilir ama içinde kalan başka şeyler vardır.

7 Haziran 2010 Pazartesi

ÖFKE


"Oğlum Nihat! Ne bu kaprisler, afralar tafralar, ben ne büyüğümler, kimse elime su dökemezcilikler, Hasankeyf'e sadece bir tas su içmek için gitmeler, yalnızlıktan arkadan hazlanmalar, kimsesizlerin kimsesi olduğunu iddia etmeler, Zeki Müren dinlemeler, kedilere mama vermeler, göllere maya çalmalar, kız kesmeler, yurt ranzasına sığamamalar, spor yapmadan zayıflamalar, anne sözü dinleyip de dinlemiyormuş gibi yaparak bundan rant sağlamalar lan göt?" dedi. "Adam mısın ki sen, hadi adamlığı geçtim, acaba insan olabilme ihtimalini seven biri bulunur mu cihanda?" diye sürdürdü. "Kallavi küfürler dinletirim sana güzel sesimden nağmeli nağmeli" diyerek yumurta geçti.
"Akıllı ol lan, akıllı ol. Kapat kapat!!!" dedi, telefonu suratına kapattı.
Oysa Nihat suçsuzdu ve yüzü kıpkırmızıydı.

6 Haziran 2010 Pazar

PALYAÇO FARUK

Hem okuyup hem çalışan insanlara gıptayla bakan hısım akrabalarımız, hepimizin etrafında ortak olan sayılı şeylerdendir. Ben o gıptayla bakılan, sırtı sıvazlanan, "eferem oğlum" denilen, sürekli gazlanan insanlardan biriyim. Kanaatimce bunu fazlasıyla  da  hak ediyorum; ama hem okuyup hem çalışan insanlara gıptayla bakan hısım akrabalar benim s.kimde değil. Adam olsalar zaten gençliğimin baharında beni çalışmak zorunda bırakmazlardı, adam olmayanların düşüncesi niye önemli olsundu ki. Sanki çalışmayı çok istiyormuşum, çalışmayı kendim seçmişim gibi duruma kutsiyet biçmeler filan, bunlar Doktor Kutsi'ye çekici gelecek davranışlar, benim umurum o kadar ucuz olmamalı.
Asıl anlatmak istediğim ise benim ağır çalışma şartlarım. Malum hayatın pahalılığı, otobüslerde akbili bastıktan sonra duyulan mutluluk sesinin pahalılığı, akbildençıkacakacildurumsesiniduymafobisi, okulda bahçede otururken çay alma görevlendirilmesi sonrası kantinden çay alabilememek, faturalar, ev kirası, ders kitapları... Bunların hepsi beni bu ağır çalışma koşullarına iten sebepler. Yoksa kim palyaço olmak ister ki.
Doğum günlerinde, sünnetlerde, özel günlerde çocukları eğlendirip, kokoş annelerinin rahat etmesini sağlayan, dünya üzerindeki en ağır ve zor iş olmasına rağmen bir o kadar da küçük görülen, eşek götü kadar çekici bir iştir palyaçoluk. En azından benim yaptığım böyle bir şey. Sirkte çalışmadım hiç, çalışmak da istemem.
Birgün yine çok züğürtüm. Bu işi ayarlayan ajanstaki kız arıyor. Yine beni herhangi bir yerde, herhangi bir kokoşun rahat etmesi için herhangi bir çocuğun doğum gününe yollayacak. Durum fena olduğundan istemeye istemeye, ikilemeden kabul etmek zorunda kaldım. Görev yeri Beylikdüzü. Ben Taksim'deyim. Ajansa gideceğim, melzemeleri alacağım, operasyonu başlatacağım. Operasyon başladı.
Otobüste gidene kadar kafamda maçı oynamalıydım. Bu bir strateji meselesiydi. İki saatlik zaman diliminde çocukların sıkılmamasını sağla, anneleri rahat rahat birbirlerine hava atsın, en çok doğum günü çocuğuna yoğunlaş, doğum günü çocuğuna kendini sevdir, ortam onun ortamı onu dinlesinler, sen doğum günü çocuğuna söyle, o da arkadaşlarına söylesin, uygun ortam sağlansın...
Üstümü değiştirdim, palyaço kimliğime büründüm, şimdi maçı oynama zamanıydı. Aslandım ben, bu işin de üstesinden gelirdim, çocuklar zaten iyiydi, ben çok iyimserdim, keşke olmasaydım. Çocukların olduğu yere geldim.
Bu sefer farklı birşeyler vardı, normalde yüksek sesle  çocukları selamlamam gerekirken gayet pısırık bir şekilde merhaba diye seslendim, sanki okulda bir topluluğu selamlıyordum. Benim yanımda başka bir acayiplik de çocuklar için mevcuttu. Beni hiç sallamadılar. Bir merhaba diyen Baran'dan başka. Zaten merhaba dedikten hemen sonra adını sordum ve adımın Faruk olduğunu söyledim. "Ben Faruk, Palyaço Faruk"
Çocuklara hangi oyunu oynamak istediklerini sordum, bir tek Baran cevap verdi, "sandalye kapmaca" dedi. "Baran sandalye kapmaca iyi bir oyun değildir, aslolan sandalyeyi paylaşmaktır" mealinden lüzümsuz bir şeyler geveledim, çocuk acayip bir şekilde yüzüme baktı, açıklamamı bekliyordu; ama sanki  söylemek istediğimi anladı. Sorumluluğumu paylaşmak için çabalamaya başladı. Heykel oynamaya karar verdik baran'la. Biz başlayacaktık diğerleri de özenip geleceklerdi, bu aklı bana Baran verdi. Baran çok akıllıydı, aferindi Baran'a, Allah razı olsundu, delikanlı çocuktu, bana da nasip olsundu böylesi.
Çocukların yarısı daha bize katıldı. Hala direnen 6-7 çocuk kalmıştı, onlar da benim s.kimde değildi. Sinir oldum, hepsini, dövesim geldi. Zaten yarım saatim kaldı, az daha dayanayım, hay yaşayayım, 50 lira daha cepteydi, belki bir de bahşiş, akşama birayla mayalanırdım. Ben düşüncelere dalmışken Baran "Noldu abi, niye daldın, karnın mı aç" diye sordu. "Ulan ermiş misin sen" diye söylendim, "Sayılır" dedi. Demesine gerek yoktu, bu çocuk başkaydı, bilimadamları incelemeliydi, beni kurtardı.
Doğum günü bitti, annesi bahşiş vermedi, vermesindi. Tam kapıdan çıkarken Baran'a teşekkür etmeyi unuttuğumu hatırladım. Döndüm ve Baran'a Faruk Abisi olarak teşekkür etmek için içeri girdim. Doğum günü çocuğunun annesine "Baran'ın annesi nerede" diye sordum. Baran'ı tanımadığını söyledi. Çocuklara sordum, onlar da öyle birinin olmadığını söylediler. "Çocuklar saçmalamayın iki saattir oynadınız ya beraber, hani ilk heykel oyununu beraber oynadığım çocuk" dedim. Oyunu hep beraber oynadığımızı iddia ettiler. Piçler dalga geçiyorlar benimle, iki saattir maymunluk yaptığım yetmiyormuş gibi. Ebedi maymunlar.
Allah Allah, cık cık cık cık, hey yarrabbim, nasıl olurdu böyle şey, hayret!
Eve dönmek üzere otobüse bindim, Baran'ı düşündüm. Baran ben giyinirken gitmiştir, diğerleri de palyaçoyum ya "dalga geçerek rol devamlılığımı sağlamama yardım ettiklerini düşünüyorlardır" tezine inandım. Sevgilimi düşündüm, evlenince ilk çocuğumun adını Baran koymaya karar verdim. Otobüs şoförü aynadan bana baktı, gözümü kaçırdım, "yüzünde kırmızı boya var birader" dedi sırıtarak. "Hass.ktir lan göt, önüne bak" dedim, anladı, anlamamazlıktan geldi, "Efendim?" dedi, "Tamam, sağol" dedim.
Tekrar oğlum Baran'ı düşünmeye başladım.

SİGARA GÜZELDİR; AMA İÇMEMEK GEREKİR

Sigaranın dumanına sarılıp saklanacaktır sevgili, mümkündür. Bir sigara yakılacaktır, ateşe yazıktır, mümkündür. Sigara sevilmeyen bir insandan istenecektir, bu da mümkündür; ama onur gitmiştir arkasına bakmadan. Onur çok fevridir, delikanlıdır, bitirimdir, ters yapar, küfreder, gider.
Ömür geçer, günler tükenir. Canın bir sigara ister, sigarayı ağzına koyarsın, yakacak insan gerekir. İnsan bulunur, ciğer gerekir, yoktur. O da fevridir, mahallenin ağır abisidir, -bir insanın cesurluğunu nitelemek için kullanılan "ciğerli" sıfatı da buradan gelir- gitmiştir. Çünkü ayıp edilmiştir, kullanılmıştır, hunharca günde 16 saat mesaisiz çalıştırılmıştır. Sigara tarafından sömürülen bir organdır o. Sigara emperyalisttir.
Sigara yalnızlıkta bulunmaz bir dosttur; ama yalnız bırakır. Sigara çelişkidir.
Bu yazı didaktiktir; ama şuramdan çıkmıştır.