15 Mayıs 2010 Cumartesi

ÖLÜM

 
Yenibosna İlköğretim Okulu'nun karşısında küçük, mütevazi bir büfe vardır. Sıradan bir okul kantinine benzer burası. Okulun bahçesinin duvarıyla bu büfe arasında birer metrelik kaldırımları da saydığımızda yaklaşık on metrelik bir mesafe bulunur. Burayı kırksekiz yaşında, orta boylu, hafif şişmanca, alnı kırışık, saçları ve çember sakalları ağarmış Tacir Feyyaz işletir. Küçük yaşlardan beri ticaretle haşır neşir olmuş bu uysal adam, ticaretin mevzuatına oldukça hakim olmasına rağmen elinde yalnızca bu büfe kalmıştır. Yılların tecrübesiyle aldığı sıfatının meyvesinin böyle bir büfe olması Tacir Feyyaz'ın zaman zaman çok ağrına gitse de içinde bulunduğu koşullarda başka türlüsü elinden gelmiyordu.
Yine sıradan bir okul gününde Tacir Feyyaz, büfesini açtı. Tost makinasının fişini takıp ısınmasını beklerken bir yandan da yazın kendini hissettirdiği bu günlerde ciroya büyük katkı yapacağını  umarak aldığı yeni limonata makinasına baktı. Bugün kursam mı kurmasam mı diye düşündü. Tost makinası ısınıncaya kadar hep limonata makinasını almakla çok iyi yaptığını, çocukların görünce çok şaşıracağını ve hatta sadece limonata için sıraya gireceklerini hayal etti. Daha zamanı vardı yeni makinasının, çabuk eskitmemeliydi yüzünü. Daha sıcak günlerde şimdikinden daha da çok kar edebilirdi, bunu öngörebildiği içinse kendini çok beğendi, Rafların içine sıkıştırdığı aynada -tabiatına uymadığı halde- kendine kibirli bir şekilde uzun uzun baktı.
Okullu çocuklar seyrek de olsa gelmeye başlamışlardı. Sabah yoğunluğundan yetiştirebilmek için tostları hazırlamıştı. Çocukların gelişi sıklaştıkça büfenin içinde dolaşan çocuk sesleri gittikçe artıyordu. Tacir Feyyaz'ın en sevdiği anlardan biriydi. Böyle bir büfede çocuk sesi demek velinimet demekti ki bu da işin muhtevasını destekliyordu. Tostlar, çaylar ve maliyeti çok ucuz olan Chat  Kolalar kapışıldı, ders zili çaldı, çocuklar derse girdi. Ders saati boyunca sıcak havaya rağmen ardı ardına tost yapan Tacir Feyyaz bunalmıştı. Biraz dinlenmek için büfenin önüne oturduğu anda dersi boş olan öğrenciler, bahçe duvarından bağırmaya başladılar ama ne bağırma. İşte en sevmediği anlar da bunlardı Tacir Feyyaz'ın. Çocuklar bağırır, çağırır, kendince laf atarlar, beğenmezlerdi hiç birşeyi. Çünkü tek başına olan bu adamın hem siparişleri hazırlayıp hem de onları on metrelik yerde mekik dokur gibi götürüp getirmesi çok zordu. Bir de çocukların saygısız tavrı yok muydu en çok da o üzerdi onu. Tenefüslerde bahçe dışına çıkmaları yasak olan öğrenciler ne kadar çok ses çıkarırlarsa o kadar çabuk geleceğini düşündükleri siparişlerini beklediler. Yarısı alabildi, yarısı alamadı. Çok hayıflanan Tacir Feyyaz bu işe de bir çare düşünmeliydi. Arada sırada yardıma gelen Bekir adında bir öğrenci vardı. Bu tenefüs gelmemişti. Bir dahaki sefere kesin geleceğini biliyordu.
İkinci zil de çaldı. Bu sefer gelmişti ince, esmer, kısa boylu, ağzı laf yapan ve okuldan çıkmaya cesaret edebilen tek öğrenci olan Bekir. Tacir Feyyaz'a göre bu çocukta ticaret zekası vardı. Her fırsatta da Bekir'e bunu söyleyerek onu yönlendirmek istiyordu. Ayrıca çalışma şevkini arttırıyordu bu sözler. Bekir hazırlanan tostları, Chat Kolalar'ı, poğaçaları bir bir götürürken, arkadaşları hep dalga geçiyorlardı onunla tıpkı Tacir Feyyaz'a yaptıkları gibi. Ne kadar da acımasız görünüyordu bu çocuk ordusu bazen. Bekir aldırmayıp işini yapmaya çalışsa da arada lafı da giydiriyordu diğer arkadaşlarına. Tekrar ders zili çaldı, Bekir giderken Tacir Feyyaz torpilli karışık tostla çay verdi ona. Bekir her zaman ki gibi almak istemedi ama ısrar sonucu kabul etti ve derse doğru giderken tostunu yemeye başladı.
Dördüncü ders başlamıştı, Bekir gelmemişti bu sefer. Bekir'siz Çok zor oluyordu ya ne yapsındı, katlanacaktı, olduğu kadardı artık. Tacir Feyyaz bir oraya bir buraya koşturuyordu. Bu da yetmezmiş gibi çocuklar yine kötü figüranlar gibi arkadan bu tiyatroya katkıda bulunuyorlardı. Tacir Feyyaz çok terlemişti. Öğle saatlerine yaklaşan bu saatlerde güneş gören bu taraf çok sıcak oluyordu. Çocuklardan birinin para üstünü almak için büfeye doğru yönelirken yere yığıld Tacir Feyyaz. Çocuklar hep bir ağızdan gülerek, rollerini en iyi oynamak için var güçleriyle yarışan ihtiraslı oyuncular gibi kahkahalar atıyorlardı. "Salak, aptal" gibi birçok sıfat bu durumda Tacir Feyyaz'a yakıştırılmıştı; ama onu nitelemek için kullanılcak tek sıfat şuydu: "ölmek üzere olan". Tabii ki çocuklar durumun farkında değildi. Yan dükkandaki oyuncakçı hemen koştu ve Tacir Feyyaz'ı kaldırmaya çalıştı. Tacir Feyyaz titriyordu; ama elinde kolunda can yoktu sanki. Olayın ciddiyetinin farkına varan oyuncakçı hemen çevredekilerin yardımıyla arabasına bindirdi ölmek üzere olan bu adamı.
Ambulans hızla bu dar sokaktan ayrılırken çocukların yarısı hala durumun farkında değillerdi. Farkında olmayanlar farkında olanlara soruyorlardı. Bir şekilde hepsi farkına varsa da artık biraz geç olmuştu. Zaten ders zili de çalmıştı.
Büfenin içinde hazır üç adet tost, elliyedi Chat Kola,onsekiz poğaça,yirmiiki açma,kırkaltı meyve suyu...  Kasada da otuzsekiz lira onbeş kuruş para vardı, kasanın alt tarafında da henüz hiç kullanılmamış, ticaret zekası ürünü  ve belki de bir daha hiç kullanılamayacak sahipsiz bir limonata makinası. Bu makinanın gözleri olsa ağzı aşağı doğru bakan rafların içindeki aynadan kendini görebilirdi.
Makinanın gözü yoktu.

2 yorum:

  1. demek ıstedıgım bu degıldı olumu olunun agzından anlatmerhum haktealanın huzuruna varmadan bı dunya turu yapsın

    YanıtlaSil